MENÜ
İzmir 10°
Gündem Çeşme
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
SAHİPSİZ KALMASIN HİKÂYELER
Ömer Önal
YAZARLAR
6 Kasım 2026 Cuma

SAHİPSİZ KALMASIN HİKÂYELER

  Cuma günüydü. Dükkânı erken kapattım. Eve geldiğimde Murathan Mungan’ın YouTube
kanalında bir söyleşini açtım ve konuşmacının kurduğu bir cümle beni olduğum yerde tuttu:
“Sahipsiz kalmış hikâyeler hakikatin gücüne gider, iyi hakikatler olsun diye.” Bir cümle
insanın içine bu kadar mı oturur? Oturuyormuş. O kadar etkilendim ki yerimde duramadım;
gecenin geç saatinde, saat Yirmi Üç sıralarında balkona çıktım.

  Sokaklarda yalnızca lambalar yanıyordu. Komşu evlerin ışıkları birer birer söndürülmüş,
herkes uykuya çekilmişti. Sokağın iki yanındaki ağaçlar hafif bir rüzgârda usul usul
sallanıyordu. Orada, o sessizlikte düşündüm: Hayat aslında ne kadar güzelmiş. İnsan yaş
aldıkça ona bir başka türlü bakıyor. Gençken koşarak geçtiğimiz sokaklara yaşlandıkça durup
uzun uzun bakıyoruz. Çocukluğum geldi aklıma, gençliğim geldi; ikisi de sanki ağaçların
arasından yürüyerek çıkıp karşıma oturdu.

  Belki de bunca yıldır kitap okumamın, edebiyat söyleşilerini dinlememin sebebi budur:
kelime hazinemi çoğaltmak. Yeni bir kelime duyduğumda onu hemen aklıma yazıyor,
ardından “Bunu nerede, kime, hangi cümlede kullanırım?” diye düşünmeden edemiyorum.
Terzilik yıllarımdan kalma bir alışkanlık bu belki; kumaşı ölçmeden biçmezsin, kelimeyi de
yerini bulmadan söylemezsin. Çünkü kelime yerine oturduğunda anlam kurar, yanlış yere
düştüğünde kırar. Filozof Wittgenstein’ın dediği gibi, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.
Kelimelerim çoğaldıkça dünyam genişliyor; insanı, hayatı ve geçmişi daha iyi anlıyorum.
Türk dili bu bakımdan bitmek bilmeyen bir hazinedir. Yunus Emre’nin yedi yüz yıl önce
söylediği söz bugün hâlâ tazedir: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağılı aşı
bal ile yağ ede bir söz” Aynı dilin bir sözü savaşı durdurabiliyor, bir sözü insanın başını
yakabiliyor, bir sözü de zehri bal eyleyebiliyor. Karacaoğlan’da dağ başında bir sevda, Yahya
Kemal’de İstanbul’un akşamı, Orhan Veli’de sokaktaki sade insanın hâli var. Hepsi aynı
dilden, aynı ananın sütünden. Bu dili dikkatle, anlam kuran kelimeleriyle konuşmak, her
kelimeyi hak ettiği yerde kullanmak bir saygı göstergesidir hem dile hem de karşımızdaki
insana.

  Bu yüzden güzel kelimeyi bilmekten daha değerli olan, onu doğru zamanda ve doğru yerde,
öfkelenmeden, insanlarla sohbet ederken kullanabilmektir. Yetmiş beş yıllık ömrümün bana
öğrettiği bir şey varsa, o da bağıranın değil dinleyenin kazandığıdır. Öfke kelimeleri daraltır,
sakinlik genişletir. İnsan insanla bir arada olabildikçe, bir masada çay içip kitaptan, şiirden,
geçmişten konuşabildikçe hayat güzelleşiyor. Edebiyat da bence budur: insanı insana
yaklaştıran, kırmadan derdini anlatabilmenin yolu.
Murathan Mungan’ın o cümlesine dönüyorum: Sahipsiz kalmış hikâyeler... Anlatılmayan her
hatıra, yazılmayan her yaşanmışlık bir gün sahipsiz kalıyor. Hakikatin gücü de belki tam
burada yatıyor: o hikâyeye sahip çıkmakta, onu iyi bir kelimeyle, doğru bir dille yarına
taşımakta. Ben de bu yüzden okuyorum, bu yüzden yazıyorum, bu yüzden dinliyorum. O gece
sokak lambalarının altında, rüzgârın salladığı ağaçların karşısında şunu düşündüm: Bir
kelime, bir hikâye, bir hakikat... Hayat, bunların yan yana gelebildiği kadar güzel. Kalın
sağlıcakla…
Ömer Önal

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2026 Gündem Çeşme