Bir ağacın köklerini görmek için toprağı kazmak gerekir. Ama biz çoğu zaman gölgesinde oturmakla yetinir, o gölgeyi kimin diktiğini sormayız. Alaçatı Ot Festivali'nin 15. yılında yaşanan suskunluk, tam da bu kökü görme zahmetinden kaçışın sessiz ve kasıtsız —belki de bu yüzden daha da acı— bir ifadesiydi.
2010 yılında Alaçatı Belediyesi'nin düzenlediği o ilk festival, sıradan bir etkinlik değildi. Ege'nin mart rüzgârıyla sallanan yabani otların sofralara taşınması, bir geleneği belgelemekten çok onu yeniden icat etmekti. Ve bu icadın arkasında, görünmez bir mimar vardı: Muhittin Dalgıç.
Dalgıç, Alaçatı Belediye Başkanlığı'ndan Çeşme Belediye Başkanlığı'na geçti. Beş yıl boyunca yalnızca bir festivalin değil, bir festivaller felsefesinin mimarı oldu. 'Dokuz Bölge, Dokuz Festival' adı altında Çeşme'nin köylerinde, sokaklarında, zeytinliklerinde kültürü toprağa serdi. Her festival bir tohum gibiydi; biri ot ve yemek kültürüydü, biri müzik, biri deniz, biri tarih. Toprak aynıydı: Çeşme yarımadası. Ama her tohumun ayrı bir ruhu vardı.
Şimdi o tohumların biri, 15. yılında dev bir çınar olmuş. Binlerce ziyaretçi, onlarca ülkeden katılımcı, uluslararası basın ilgisi... Ve bu çınarın gölgesinde yapılan kutlamada, onu diken elin adı anılmamış.
Vefa, yalnızca bir kibarlık meselesi değildir. O, bir toplumun kendi tarihini okuma biçimidir. Kurucuyu unutmak, yalnızca bir insana değil; o insanın temsil ettiği değerlere, emeklere, hayallere yapılmış bir haksızlıktır. Ve unutulanın sessiz kalması —çünkü hakiki kurucular çoğu zaman sessizdir— bu haksızlığı daha da derinleştirir.
Muhittin Dalgıç'ın adının anılmaması, belki bir ihmaldir. Belki bir siyasi kırgınlığın gölgesidir. Belki de modern festival ekonomisinin kaçınılmaz kibridir: Büyüyen her kurum, bir noktada kendi mitolojisini yazmaya başlar ve o mitolojide kurucunun yeri küçülür, kurumun logosu büyür.
Alaçatı, ülkemizin en özgün kültürel coğrafyalarından biridir. Taş evleri, yel değirmenleri, rüzgarıyla, yabani otlarıyla — her şeyi bir hikâyeye gebedir. Bu coğrafyada doğan her güzel şeyin bir anası, bir babası vardır. O festivali doğuran el, Muhittin Dalgıç'ın eliydi.
On beşinci yılda o eli sıkmak, o adı bir kez yüksek sesle söylemek, hem ona hem de gelecek kuruculara başlatmaya cesaretleri olanlara— en güzel armağan olurdu. Geç değil. Hâlâ zamanı var.
Ömer Önal